Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Mart 2026’da yayımlanan Yapay Zekâ Araştırma Komisyonu Raporu, yapay zekâyı yalnızca teknik bir dönüşüm başlığı olarak değil, aynı zamanda ekonomik rekabet, kamu kapasitesi, veri yönetişimi, insan kaynağı ve hukuki altyapı ekseninde ele alan kapsamlı bir yol haritası niteliği taşıyor. Raporun en güçlü tarafı, yapay zekâyı “geleceğin konusu” olarak değil, bugünün düzenleme ve kurumsallaşma meselesi olarak konumlandırmasıdır. Bu yönüyle belge, Türkiye’de faaliyet gösteren teknoloji şirketleri, finans kuruluşları, sağlık girişimleri, hukuk büroları ve kamu ile çalışan tüm paydaşlar açısından dikkatle okunması gereken bir referans metin ortaya koyuyor.
Raporun belki de en önemli mesajı şudur: Türkiye artık yapay zekâyı sadece kullanım alanları üzerinden değil, yönetişim kapasitesi üzerinden tartışmak zorundadır. Belge; ulusal veri stratejisi, yatırım ve altyapı, insan kaynağı dönüşümü, uluslararası iş birlikleri ile güvenilirlik, etik ve güvenlik başlıklarını ayrı bir politika seti olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, yapay zekâ meselesinin sadece bir AR-GE veya startup gündemi olmadığını, aynı zamanda devlet politikası, yatırım ortamı ve hukuki öngörülebilirlik sorunu olduğunu açık biçimde gösteriyor. Özellikle veri yönetişimi, açık veri, veri merkezleri, işlemci gücüne erişim ve yüksek nitelikli insan kaynağına ilişkin öneriler; önümüzdeki dönemde rekabetin yalnızca model geliştirme kabiliyetiyle değil, bu modelleri besleyen hukuki ve teknik altyapıyla belirleneceğine işaret ediyor.
Hukuki açıdan raporun en kritik tespiti ise Türkiye’de rapor tarihi itibarıyla yapay zekâya özgü özel bir kanunun henüz yürürlükte olmadığı, ancak bu boşluğun “hukuksuz alan” anlamına gelmediğidir. Rapor, mevcut mevzuatın önemli bir bölümünün hâlihazırda yapay zekâ sistemlerine uygulanabileceğini açıkça ortaya koyuyor. Buna göre yapay zekâya ilişkin sözleşmeler Türk Borçlar Kanunu kapsamında, kişisel veri işleme faaliyetleri KVKK kapsamında, çevrim içi yayımlar 5651 sayılı Kanun kapsamında, ürün ve sistem kaynaklı zararlar TBK ile belirli durumlarda 7223 sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu kapsamında, eser ve çıktı tartışmaları ise FSEK kapsamında değerlendirilecektir. Bu tespit, özellikle şirketler için çok önemlidir. Çünkü piyasada hâlâ sıkça rastlanan “önce ürün çıksın, hukuku sonra düşünürüz” yaklaşımı, yapay zekâ alanında artık ciddi risk üretmektedir.
Bununla birlikte rapor, mevcut genel mevzuatın tek başına yeterli olmayabileceğini de kabul ediyor. Bu nedenle genel ve çerçeve nitelikli bir Türk Yapay Zekâ Kanunu hazırlanması, bir Yapay Zekâ Koordinasyon Kurumu kurulması, merkezi veri yönetişim mekanizmasının oluşturulması ve hatta bir “Türkiye Veri Kurumu” modeli üzerinde durulması öneriliyor. Bunun yanında veri merkezleri, işlemci gücüne erişim ve yapay zekâ yetkinliği yüksek insan kaynağının yetiştirilmesi de doğrudan hukuki ve stratejik öncelik olarak sıralanıyor. Bu öneriler, klasik anlamda regülasyon üretmenin ötesinde, Türkiye’nin yapay zekâ alanında kurumsal kapasite inşa etme arayışına girdiğini gösteriyor. Başka bir ifadeyle, mesele sadece “yasaklamak veya serbest bırakmak” değil; denetlenebilir, hesap verebilir ve küresel rekabetle uyumlu bir ekosistem kurmaktır.
Raporun ekosistem açısından dikkat çekici bir başka yönü, hukuk sektöründe yapay zekâ kullanımını artık teorik bir tartışma olmaktan çıkarıp somut örneklerle incelemesidir. Uluslararası örnekler arasında Harvey, JPMorgan’ın COIN sistemi, Lex Machina, Blue J ve Smartsettle ONE gibi uygulamalara yer verilirken; Türkiye’de de Adalet Bakanlığı ve Yargıtay bünyesinde çeşitli yapay zekâ projelerinin geliştirildiği, UYAP altyapısı üzerinde belge sınıflandırma ve otomasyon odaklı çözümlerin çalıştığı vurgulanıyor. Akademik tarafta ise Bilkent Üniversitesi bünyesinde yürütülen bir projede temyiz sonucunu tahmin eden modellerin yüzde 96,8 doğruluk oranına ulaştığı belirtiliyor. Özel sektörde ise Leagle gibi yerli hukuk teknolojisi girişimlerinin sözleşme analizi, mevzuat ve içtihat araştırması ile risk tespiti gibi alanlarda aktif rol üstlenmeye başladığı ifade ediliyor. Bu tablo, hukuk teknolojilerinin Türkiye’de artık “gelecek trendi” değil, fiilen oluşan bir pazar olduğunu gösteriyor.
Pratikte bunun anlamı oldukça net. Örneğin bir fintech şirketi, işlem verileri üzerinden sahtecilik tespiti yapan bir model kurduğunda mesele sadece teknik doğruluk değildir. Hangi verinin hangi hukuki sebebe dayanarak işlendiği, modelin ayrımcılık üretip üretmediği, kararın açıklanabilir olup olmadığı, yurtdışı bulut altyapısına veri aktarımının hukuki zemini ve sözleşmesel sorumluluk zinciri birlikte değerlendirilmelidir. Aynı şekilde bir şirketin insan kaynakları departmanı, aday elemesinde yapay zekâ destekli tarama araçları kullanıyorsa burada hız kadar önemli olan konu, profilleme riski, önyargı, şeffaflık ve itiraz mekanizmasıdır. Hukuk büroları bakımından da üretken yapay zekâ ile sözleşme incelemesi veya dava stratejisi hazırlığı yapılması mümkündür; ancak bu kullanım, doğruluk kontrolü, sır saklama yükümlülüğü, veri minimizasyonu ve insan denetimi olmaksızın sürdürülebilir değildir. Raporun esas gücü de tam burada ortaya çıkıyor: Yapay zekâ kullanımını teşvik ederken, bunun “kontrolsüz otomasyon” değil, kurallı yönetişim içinde ilerlemesi gerektiğini söylüyor.
Rapor ayrıca veri yerelleştirme konusunda da dikkatli ve dengeli bir yaklaşım öneriyor. Veri güvenliğini korurken ticareti, yatırım ortamını ve inovasyonu boğmayan bir çerçeve ihtiyacına özellikle vurgu yapılması son derece isabetli. Türkiye’nin önündeki temel sorulardan biri artık şudur: Veriyi korurken inovasyonu nasıl boğmayacağız? Bu soru özellikle bulut kullanan girişimler, sınır ötesi hizmet sunan SaaS şirketleri, finansal teknoloji aktörleri ve uluslararası yatırım arayan teknoloji girişimleri bakımından hayati önem taşımaktadır.
Sonuç olarak TBMM’nin bu raporu, yapay zekâya ilişkin parçalı tartışmaları daha büyük bir çerçeveye oturtuyor. Mesaj açık: Türkiye’de yeni dönem, yalnızca yapay zekâ kullananların değil; verisini yöneten, riskini belgeleyen, sorumluluğunu tanımlayan ve uluslararası standartlarla konuşabilen aktörlerin dönemi olacak. Yapay zekâ çağında asıl rekabet avantajı, sadece güçlü model kurmakta değil; o modeli hukuken taşınabilir, ticari olarak savunulabilir ve etik olarak güvenilir hâle getirmekte yatıyor. Türkiye ekosistemi için asıl eşik de tam olarak burada başlıyor.
